Türkiye siyaseti uzun zamandır "milli irade" retorikleriyle yönetiliyor ama ne hikmetse o irade iktidarın istediği gibi tecelli etmediğinde, devreye anında görünmez bir el giriyor. İstanbul’u iki kez üst üste kaybeden, Anadolu’nun dört bir yanında seçmenin kırmızı kart gösterdiği bir iktidar bloğu, sandıkta bükemediği bileği artık adliye koridorlarında kırmaya çalışıyor.
Ekrem İmamoğlu’na sallanan "ahmak davası" sallandığı günden beri bu stratejinin ilk ve en somut ayağıydı. Milyonların oyuyla seçilmiş bir büyükşehir belediye başkanını, siyasi yasak demosuyla rehine pozisyonunda tutmak yetmedi; ardından kayyum mekanizmaları devreye sokuldu. Halkın sandığa giderek, sıraya girerek, irade beyan ederek seçtiği belediye başkanları birer birer görevden alınırken verilen mesaj çok netti: “Siz seçebilirsiniz ama yönetemezsiniz. Sizin seçtiğinizi biz yargıyla, polis marifetiyle, genelgelerle elinizden alırız.”
Fakat bu kuşatma dalgası sadece yerel yönetimlerle sınırlı kalmadı. Son hamle, doğrudan ana muhalefet partisinin iç işleyişine ve demokratik kurultay iradesine yönelik Cumhuriyet tarihinin en absürt müdahalelerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Özgür Özel’in demokratik bir yarışla kazandığı CHP Genel Başkanlığı makamının, adeta bir mahkeme kararıyla iptal edilerek eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na "iade-i itibar" süsüyle teslim edilmeye çalışılması, Türk demokrasisine vurulmuş son ve en ağır darbelerden biridir.
Buradaki amaç ne Kemal Kılıçdaroğlu’nu çok sevmek ne de CHP’nin tüzüğünü savunmaktır. Buradaki tek amaç; ana muhalefet partisini kendi içinde bitmek bilmeyen bir meşruiyet krizine sokmak, muhalif seçmende oluşmaya başlayan umudu ve "değişim" enerjisini yargı prangasıyla boğmaktır. İktidar, sandıkta alt edemediği Özgür Özel liderliğindeki yeni CHP’yi, mahkeme salonlarında dizayn etmeye yeltenmektedir.
Yargı, artık adaletin mülkünün temeli değil; Saray’ın siyaset mühendisliği ofisi haline getirilmiştir. Bir ülkede hakimler ve savcılar, ana muhalefet partisinin genel başkanının kim olacağına karar vermeye başladıysa, orada hukukun üstünlüğünden değil, ancak "üstünlerin hukukundan" ve açık bir parti devletinden bahsedilebilir.
Erdoğan hükümeti şunu bilmelidir: Demokrasiler tek taraflı işleyen mekanizmalar değildir. Halkın iradesini yok sayarak, mahkeme kararlarıyla parti içi dengeleri değiştirmeye çalışarak, seçilmiş başkanların koltuğuna göz dikerek iktidarınızı belki birkaç mevsim daha uzatabilirsiniz. Ancak meşruiyetini kaybetmiş, sadece cübbelere ve imzalara sığınan bir iktidarın halkın gönlündeki yeri çoktan mühürlenmiştir.
Sandık iradesini adliye koridorlarında boğmaya çalışanlar, günün sonunda o adliyelerin adaletine en çok ihtiyaç duyacak olanlardır. Bu hukuksuz mühendislik oyununa karşı sessiz kalmak, sadece Özgür Özel’i ya da Ekrem İmamoğlu’nu yalnız bırakmak değil, Türkiye’nin çok partili demokratik yaşamının cenaze namazına durmaktır. Şimdi, her zamankinden daha yüksek sesle sorma vaktidir: Siyaseti siyasetçiler ve halk mı dizayn edecek, yoksa talimatla karar yazan mahkemeler mi?

