Türkiye’de bazı olaylar vardır; sadece bir haber değildir. Bir toplumun aynasıdır. Bir ülkenin adalet sisteminin gerçek yüzünü gösteren acı bir fotoğraftır. Fatma Nur Çelik ve küçük kızı Hifa İkra Şengüler’in ölümü tam da böyle bir olaydır. Çünkü bu dosyada sadece iki insanın ölümü yok. Bu dosyada yıllardır duyulmayan bir çığlık, görmezden gelinen bir korku ve cevabı hâlâ verilmemiş çok ağır sorular var.
Bir anne düşünün. Haftalarca adliye kapısında bekliyor. Elinde dosyalar, raporlar ve korkular var. Tek istediği şey çocuğunu korumak. Tek istediği şey adalet. Ama o anne sadece kapıları çalmıyor, aynı zamanda kameraların karşısına geçip tarihe geçecek bir cümle kuruyor:
“Eğer ölürsem bilin ki bu intihar değildir.”
Bu söz bir paranoya değildir. Bu söz bir annenin, içinde bulunduğu korkunun en çıplak ifadesidir. Çünkü bu ülkede bazı kadınlar çok iyi bilir: Eğer çok güçlü insanların, kurumların ya da yapıların karşısına çıkarsanız yalnız kalabilirsiniz.
Ve ne oldu?
Kısa süre sonra o anne ve küçük kızı sahilde ölü bulundu.
Bir anne ve bir çocuk.
Bir sahilde.
Bir ülkenin vicdanına bırakılmış iki cansız beden.
Bu olay sadece bir adli vaka değildir. Bu olay aynı zamanda bir devlet sınavıdır. Çünkü devlet dediğiniz şey en zayıf olanı koruyabildiği kadar güçlüdür. Bir çocuğu koruyamayan bir sistemin gücü yalnızca kâğıt üzerindedir.
Bakanlığın açıklaması ve ağır sorular
Olaydan sonra Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bir açıklama yaptı. Açıklamada çocuğun takip edildiği, bazı tedbirlerin uygulandığı ve annenin önerilen bazı süreçleri kabul etmediği ifade edildi.
Ama kamuoyunun aklında tek bir soru var:
Eğer her şey takip ediliyorduysa neden bir anne haftalarca adliye önünde adalet nöbeti tuttu?
Eğer devlet mekanizmaları çalışıyorduysa neden bir kadın kameraya bakıp “ölürsem intihar değildir” demek zorunda kaldı?
Eğer koruma mekanizmaları gerçekten devredeydi ise neden o anne ve çocuk bugün hayatta değil?
Bu soruların cevabı verilmeden yapılan her açıklama eksiktir. Çünkü toplum artık kuru cümleler duymak istemiyor. İnsanlar gerçek bir hesaplaşma görmek istiyor.
Türkiye’de yıllardır tekrar eden bir tablo var. Kadınlar yardım istiyor. Dosyalar hazırlanıyor. Açıklamalar yapılıyor. Ama sonuç değişmiyor. Bir süre sonra yeni bir kadın cinayeti haberi geliyor, yeni bir çocuk istismarı dosyası ortaya çıkıyor ve sistem aynı şekilde devam ediyor.
Bir sistem sorunu
Bu dosya sadece bir aile dramı değildir. Bu dosya aynı zamanda bir sistem sorunudur. Çünkü Türkiye’de kadınların ve çocukların korunması konusunda ciddi bir güven krizi vardır.
Bir kadın tehdit aldığını söylüyor.
Bir kadın defalarca yardım istiyor.
Bir kadın “başımda bir şey olursa” diye uyarıyor.
Ve o kadın ölüyorsa burada sadece bireysel bir trajedi yoktur. Burada devletin sorumluluğu vardır.
Devlet dediğimiz yapı sadece mahkemelerden, savcılardan ve bakanlıklardan oluşmaz. Devlet aynı zamanda bir koruma mekanizmasıdır. Vatandaşın can güvenliğini sağlayan bir sistemdir. Ama eğer bir anne çocuğunu koruyamadığı için sokaklarda adalet arıyorsa, burada ciddi bir sistem arızası vardır.
Hükümetin ağır sorumluluğu
Bu noktada hükümetin sorumluluğunu konuşmadan bu dosyayı anlamak mümkün değildir. Çünkü Türkiye’de yıllardır kadın hakları, çocuk hakları ve hukuk devleti konusunda ciddi tartışmalar yaşanıyor.
İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasıyla birlikte kadın örgütleri sürekli aynı uyarıyı yaptı: Kadınların korunması daha zor hale gelecek.
Hükümet ise bu eleştirileri reddetti ve mevcut yasaların yeterli olduğunu söyledi.
Ama bugün ortada çok ağır bir gerçek var. Bir anne ve bir çocuk hayatını kaybetti. Ve toplumun büyük bir kısmı şu soruyu soruyor:
Bu ölümler önlenebilir miydi?
Eğer devlet mekanizmaları daha güçlü çalışsaydı bu trajedi yaşanmayabilir miydi?
Bu soruların cevabı verilmeden yapılan her siyasi açıklama toplumda daha büyük bir güvensizlik yaratacaktır.
Çünkü insanlar artık sadece söz değil, sonuç görmek istiyor.
Türkiye’nin utanç dosyaları
Türkiye’de çocuk istismarı dosyaları maalesef yeni bir mesele değil. Son yıllarda birçok korkunç olay kamuoyuna yansıdı. Tarikat yurtlarında yaşanan istismar skandalları, küçük yaşta evlilikler, çocukların korunamaması…
Her olaydan sonra aynı cümleler kuruldu: “Bu münferit bir olay.”
Ama artık toplum bu cümleye inanmıyor. Çünkü aynı şeyler tekrar tekrar yaşanıyor.
Bir ülkede çocukların güvenliği tesadüflere bırakılamaz. Bir ülkede kadınların can güvenliği sadece bireysel mücadelelere bırakılmaz.
Devlet dediğiniz şey tam da bu noktada devreye girer. Ama eğer devlet mekanizmaları yetersiz kalıyorsa, o zaman bu sadece bir kurum sorunu değil, bir yönetim sorunudur.
Bir toplumun vicdanı
Fatma Nur Çelik’in videosu Türkiye’nin hafızasına kazındı. Çünkü o videoda bir annenin korkusu, çaresizliği ve aynı zamanda direnişi vardı.
Bir anne adalet istedi.
Bir anne çocuğunu korumak istedi.
Ve o anne bugün hayatta değil.
Şimdi geriye bir soru kaldı:
Bu dosya gerçekten aydınlatılacak mı?
Yoksa Türkiye’deki birçok karanlık dosya gibi zamanla unutulacak mı?
Unutulursa ne olur?
Eğer bu olay da unutulursa sadece bir anne ve bir çocuk değil, adalet duygusu da biraz daha ölecek.
Toplumun devlete olan güveni biraz daha azalacak.
Ve en tehlikelisi şu olacak: insanlar artık adaletin varlığına inanmayacak.
Bir devlet için bundan daha büyük bir kriz yoktur.
Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa İkra Şengüler’in ölümü sadece bir trajedi değildir. Bu olay Türkiye’nin hukuk sisteminin, sosyal devlet mekanizmasının ve siyasi iradenin en ağır sınavlarından biridir.
Gerçek adalet ancak şu soruların cevapları verildiğinde sağlanabilir:
Bu anne neden korunamadı?
Bu çocuk neden korunamadı?
Ve en önemlisi: Bu ülkede adalet gerçekten herkes için var mı?
Bu soruların cevabı verilmeden hiçbir açıklama, hiçbir siyasi söylem ve hiçbir resmi rapor toplumu ikna edemez.
Çünkü bazen bir olay sadece bir haber değildir.
Bazen bir olay bir ülkenin vicdanıdır.

