17 Ağustos 1999.
Saat 03.02.
Saniyeler geçmedi o gece. Zaman durdu. Uyuyan bir ülke, bir anda uyanıp kabusun içinde buldu kendini. O gece, yataklar mezara döndü, duvarlar insanlara mezar oldu. Ve karanlıkta bir çığlık yankılandı: “Yardım edin!”
Ama o çığlık, betonun altından geliyordu.
**
Bazı sabahlar güneş doğmaz. O sabah da doğmadı. Güneş doğsa da kimsenin içini ısıtamadı. Gölcük’ten Düzce’ye, Yalova’dan Avcılar’a kadar bir coğrafya, saniyeler içinde haritadan silinirken, biz sadece izledik. Ekranlar siyah-beyaz bir fotoğraf gibi aynı görüntüyü veriyordu: Toz, enkaz, ağlayan insanlar, bir de sessizlik. Ölüm sessizliği.
**
Sadece binalar çökmemişti. Umut çökmüştü. Güven çökmüştü. Bir ülkenin içindeki ihmal, betonla birlikte patlamıştı. Ve bu yıkıntıların altında binlerce can kalmıştı. 17 binin üstünde insan... Belki daha fazla. Kimi hâlâ sayılmadı bile.
O gece babasız kalan çocuklar büyüdü. Annesiz kalanlar hayata tutunmaya çalıştı. Kardeşini arayanlar hâlâ suskun. Kimse eskisi gibi olmadı. Çünkü o gece, hepimiz biraz öldük.
**
Depremin sesi yoktur, derler. Ama 17 Ağustos’un vardı. Önce yerin altından gelen bir uğultu. Ardından cam kırıkları, yıkılan duvarlar, kopan elektrik kabloları… Ve sonra... çığlıklar. O ses, duyanların kulaklarından hiç silinmedi. Hâlâ gece uykularına sızar.
Ama belki de en çok, sessizlik korkutur insanı. Çünkü deprem geçtikten sonra bir sessizlik çöker. Ve o sessizlikte herkes, kendi kaybını duyar.
**
O günden bu yana 26 yıl geçti.
Sahi, biz ne öğrendik?
Yıkıntıların altından sadece ceset değil, dersler de çıkmalıydı. Ama biz, hızlıca unuttuk. Binalar yine kaçak, zeminler yine göz ardı. Felaketler hâlâ “kader” diye geçiştiriliyor. Ama unutmayın: İhmal kader değildir. Ve hiçbir toprak parçası, üzerine kurulan hayatın canına kastetmez, biz ona kastederiz.
**
17 Ağustos sadece bir deprem tarihi değil.
Bir uyarıdır.
Bir alarm.
Bir mezar taşı kadar sessiz ama bir çığlık kadar yüksek.
O gece hayatını kaybedenlere rahmetle…
Hayatta kalanlara sabırla…
Ve unutanlara hatırlatma niyetiyle…
Saat 03.02’de zaman durdu.
Peki biz hâlâ uyuyor muyuz?


