Türkiye’de siyaset uzun zamandır yalnızca meydanlarda veya sandıkta yapılmıyor. Son yıllarda siyasetin en sert mücadele alanlarından biri de mahkeme salonları haline geldi. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen dava süreçleri.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İmamoğlu’nun siyasette yükselen bir figür haline gelmesini ve özellikle cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklamasının ardından kendisine tek rakip olarak görüyor ve korkuyor.
Türkiye’de siyasi dengeleri değiştiren ve cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladıktan sonra partisinin ön seçimine oy kullanmak için hazırlanan İmamoğlu'na sabah baskınıyla gözaltına alındığını ve ardından tutukladığı bir sürece şahit olduk.
Adaylık sürecinden kısa süre sonra Tam da bu noktadan sonra yaşananlar ise muhalefet cephesinde tek bir soruyu gündeme getirdi: İmamoğlu gerçekten Erdoğan'ı seçimlerde yenebilir mi?
Muhalefete göre Erdoğan'ı devirecek tek kişi İmamoğlu olarak görülüyor ve yaşanan süreçler tesadüf değil. Önce diploma tartışmasıyla başlatılan siyasi polemik, ardından gelen davalar, siyasi yasak tartışmaları ve yargı kararları bir bütün olarak değerlendiriliyor. Bu zincirin son halkası olarak görülen gelişmeler ise tartışmayı daha da büyüttü.
Bu tartışmanın merkezindeki isimlerden biri de uzun süredir tartışmalı siyasi davalarla gündeme gelen Akın Gürlek. Gürlek’in adı daha önce de muhalif siyasetçiler ve gazetecilerle ilgili davalarda sıkça gündeme gelmiş ve hazırladığı dosyalar gündem olmuştu. İmamoğlu dosyasıyla birlikte bu isim yeniden Türkiye siyasetinin merkezine oturdu.
Ancak asıl tartışma, İmamoğlu davasının ardından yaşanan siyasi gelişmelerle birlikte başladı. Gürlek’in kısa süre içinde hükümette üst düzey bir göreve getirilmesi, yani Adalet Bakanı olması muhalefet ve birçok hukukçu tarafından “yargı kararlarının ardından gelen siyasi terfi” olarak nitelendiriliyor.
Bu olayın hedefinde ise doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan var. Erdoğan’ın karşısına güçlü bir rakip olarak çıkma ihtimali bulunan İmamoğlu’nun siyasi etkisini kırmak için yargı süreçlerini devreye sokması İmamoğlu'ndan korktuğunun işaretidir.
Bu iktidar tarafından reddedilse de kamuoyundaki tartışma büyümeye devam ediyor. Çünkü Türkiye’de milyonlarca seçmenin oyuyla göreve gelmiş bir belediye başkanının ve Cumhurbaşkanlığı adaylığının açıklamasının ardından tutuklanması, siyasi geleceğinin mahkeme salonlarında belirlenmesi, demokrasi açısından ciddi bir tartışma yaratıyor.
Son günlerde gerçekleşen duruşma da bu tartışmaları daha da büyüttü. Duruşma sırasında mahkeme salonunda yaşanan bazı diyaloglar ve hâkimin tavrı sosyal medyada ve hukuk çevrelerinde geniş yankı uyandırdı. Bazı hukukçular, mahkeme atmosferinin gerginliği ve hâkimin sert üslubunun yargı bağımsızlığı konusunda yeni soru işaretleri doğurduğunu dile getirdi.
Türkiye’de bugün yaşanan tartışma yalnızca bir dava tartışması değil. Asıl tartışılan konu, siyasi rekabetin hangi zeminde yürütüldüğü. Demokratik sistemlerde siyasi mücadele sandıkta yapılır. Rakipler seçmen karşısında yarışır ve sonuçları halk belirler.
Ancak Türkiye’de son yıllarda giderek daha fazla kişi farklı bir tablo gördüğünü düşünüyor. Siyasi rakiplerin mahkeme süreçleri üzerinden zayıflatıldığı, yargı kararlarının siyasi sonuçlar doğurduğu ve bazı yargı süreçlerinin siyasi atmosferden bağımsız olmadığı yönündeki eleştiriler her geçen gün daha yüksek sesle dile getiriliyor. Erdoğan'ın iki dudağının arasında adalet sistemi ölüyor.
İmamoğlu davası bu tartışmanın en sembolik örneği haline geldi. Çünkü mesele artık yalnızca bir belediye başkanının davası değil. Mesele, Türkiye’de siyasetin gerçekten sandıkta mı belirlendiği yoksa mahkeme salonlarının da siyasi rekabetin bir parçası haline mi geldiğidir.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan aynı soruyu soruyor: Eğer bir siyasetçinin yükselişi sandıkta durdurulamıyorsa, o siyasetçinin yolu Erdoğan'ın iki dudağının arasından çıkan sözle ve kendi yetkisinde bulundurduğu mahkeme kararlarıyla mı kesilecek?
İmamoğlu davası ve ardından yaşanan gelişmeler, bu sorunun neden bu kadar güçlü şekilde sorulduğunu açıkça gösteriyor. Ve bu tartışma yalnızca bugünün değil, Türkiye’de demokrasinin geleceğini de bitmiş durumda.


