Ancak geldiğimiz noktada, zaman zaman askeri darbeler gibi etik dışı yöntemlerle de, insanlığa dayatılan serbest piyasa ekonomisi, iflas etmiş gibi görünüyor. 2008 Dünya Ekonomik Krizi’nde kapitalizmin kalesi sayılan 150 yıllık Amerikan yatırım bankası Lehman Brothers’ın batması bu anlamda simgesel bir öeneme sahip…
Şimdi bir düşünün: İnsanlar çalışmak için neden özel sektörü değil de devleti seçiyor?
- İş güvencesi var
- Düzenli maaşı var
- Bir sendikada örgütlenebilirsin
- Sigortası var
- Tedavi giderlerini devlet karşılıyor
- Senelik tatil hakkı var
- Günde sekiz saat çalışma hakkı var
- Mesai ücreti var
- Doğum izni var
- Yapacağınız işin iş tanımı var
Demek ki neymiş, özel sektör eliyle üretim inani değilmiş… Fazla söze gerek yok, tersini iddia edenler varsa ve düşüncelerinde samimi iseler, buyursunlar özel sektöre, KPSS kuyruklarında pineklemesinler. Bıraksınlar devlet dairelerinde komünistler çalışsın!
“Komünizmde insanların evi, arabası olmaz.”
Yalan! Komünizmde ev, araba, yazlık gibi özel mülkiyetler vardır, sadece üretim araçları olan fabrikalar, tarlalar devletin mülkiyetindedir. Neden? İşçinin artı değeri sömürülmesin, üretim anaşisi (israf) olmasın, daha adil bir paylaşım olsun diye. Üretim ve kalkınma gibi ekonomik faaliyetler komünizmde, israf olmaması için, merkezi planlamayla yapılır, elbette kâr amacı gütmeden, toplumun ihtiyaçları gözetilerek.
Komünizmde sadece meta üretimi değil, altyapı ve kentleşme gibi kamusal hizmetler de planlıdır. Günümüzde görmeye alıştığımız belediyelerdeki yağma ve talana komünizmde rastlanmaz. İstanbul’da yarım yüzyıldır yeşil alanlar, su havzaları, hazine arazileri; kaçak gecekondu ve villalar yapılarak yağmalanıyor. Bu çarpık yapılara şimdiye kadar geçmiş hükümetler dur demedi, aksine oy uğruna göz yumdu, hizmet götürdü. Seçim zamanlarında tapular dağıtılarak işgalciler ödüllendirildi; talana ortak olmayan namuslu vatandaşlar da aptal yerine konularakcezalandırıldı. Ayrıca unutulmamalıdır ki, komünizmde, bu yağma düzenine zemin hazırlayan; yatırım, kira gibi gerekçelerle değil, ihtiyaç için ev yapılır.
Komünizmde insanlar komün hayatı yaşamaya özendirilir. “Komünistler, buralarda grup seks yapacaklar!” türünden komik eleştirilere muhatap olan komün hayatının yararları burada sayılamayacak kadar çoktur.
Yemekhane, çamaşırhane, kreş gibi ortak kullanım alanlarına sahip komünlerdeki iş bölümü sayesinde insanlar zamandan ve emekten kazanır. Hepsinden önemlisi komün yaşamı, bina israfına da son vereceğinden betonlaşmanın da önüne geçer, yeşil alanlar bize kalır.
Bir kısım zenginlerin İstanbul Zekeriyaköy’de yaptırdıkları, şımarık çocuklarının yaptıkları satanist ayinleri saymasak, yılda bir-iki defa karı atmak dışında kullanmadıkları milyon dolarlık villalar, zenginlerin açgözlülüğünün bir ibret vesikası olarak, bu anlamda görülmeye değer.
Günümüzde yoksulların yaşadığı pansiyonlar, apart oteller, komün yaşamının ilkel halinden başka bir şey değil zaten. Üstelik dünyadaki hızlı nüfus artışını düşünecek olursak, komün hayatı gelecekte uygulanması zorunlu hale bir yaşam tarzı gibi görünüyor.
Komünizmde aslolan yoksullukları değil, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyada birlikte yarattığımız zenginlikleri paylaşmak; fakirlik edebiyatı değil mutlu sonla biten hikâyeler okumak…
Komünizmde karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan resmi nikâh yoktur; aşka ve sevgiye dayanan gönüllü birliktelikler vardır.
Komünizmde çocuklar, toplumun ortak değeridirler ve devletin koruması ve güvencesi altındadırlar. Anne babaların onları sömürmesine ve istismar etmesine izin verilmez.
Okul çağındaki çocuklar sokakta (kâğıt mendil satma, dilencilik yapma) ve tamirhane atölyesi gibi yerlerde çalıştırılmaz. Çocukların bakımı, okutulması ve geleceğe hazırlanması yine devletin güvencesi ve gözetimi altındadır. Yetişkinler bir kenarda işsiz otururken “ucuz” işgücü diye çocuk emeğinin sömürülmesi bir insanlık ayıbıdır da ayrıca.
Matematiksel olarak ailelerin bir çocuk yapması nüfusun azalması, iki çocuk yapması aynı kalması, üç çocuk yapması ise nüfusun artması demektir. Şahitliğini yaptığı evli çiftlere üç çocuk tavsiye eden başbakanımız (şimdinin cumhurbaşkanı) Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a tavsiyemiz danışmanlarını değiştirmesi yönündedir. Çünkü anne-baba öldüğünde, üç çocuktan ikisi onların bıraktığı boşluğu doldururken artan bir çocuk da nüfusun artmasına neden olmaktadır. Nüfusun artaması da elbette istenen bir durum değildir. Elbette savaşlar, salgın hastalıklar ve deprem, sel gibi doğal afetler sonrası nüfusu dengelemek açısından üç çocuk önerilmesi istisnadır.
Kapitalizmin itici gücü kâr hırsı; evlilik koçluğu, pezevenklik, torbacılık, haraççılık ilginç mesleklerin önünü de açmıştır. Bir girişimci daha karlı ise genelev açmayı, bisküvi fabrikası açmaya tercih edebilir. İstanbul Aksaray’daki bazı oteller gerçek amacına hizmet etmek yerine daha kârlı olduğu için fuhuş yapan Rus ve Moldovalı bayanlara yer temini konusunda hizmet vermektedir örneğin.
“Komünizmde; eğitim, sağlık, ulaşım ve konut gibi tüm ihtiyaçlar devlet tarafından karşılanır. Çalışma herkesin hakkı ve ödevidir.” (TKP Emekçi Kadınlar Komitesi, “Sömürü nedir, işçiler nasıl sömürülür?”, Kadın ve Ülke Dergisi, 2005)
Rüya gibi… Ama asıl rüya, komünizmin en büyük amaçlarından biri olan “yeni insanın” yaratacağı “yeryüzü cennetinde” olacak. Yaratılacak bu yeryüzü cennetinde; yeme-içme, sağlık ve barınma gibi temel insani ihtiyaçlarımız için gerektiği kadar çalıştıktan sonra arta kalan zamanlarımızı resim, müzik, tiyatro, sinema, kitap okuma, kitap yazma, futbol gibi sanatsal, sportif ve kültürel faaliyetlerle geçireceğiz.
Dünya nüfusu hızla artıyor ve elbette bu hızla artan nüfusun ihtiyaçları dünyadaki-pek çoğuna zenginlerin el koyduğu-kıt kaynaklarla karşılanacak. İşte asıl sorun, bu kıt kaynakların adil bir şekilde nasıl paylaşılacağı sorunudur?
Şu yazdığımız satırlar kimileri tarafından “ütopik” bir hikâye olarak okunabilir. Ama hızlı nüfus artışı ve işsizlik gibi sorunları dikkate aldığımızda, insanlığın, birbirini boğazlayacağı vahşi bir “orman” a doğru hızla yol aldığımızı düşünecek olursak, “ütopya” değil gerçeğin ta kendisi olduğu görülecektir. Gelecekte tek güvenli liman, “eşitlik ve adalet” savunucusu komünizm olarak görünüyor.
Bu nedenle “dünya nereye gidiyor?” sorusunun cevabı, hiç kuşkusuz “komünizme doru gidiyor” şeklindeki cevap olsa gerek. Önemli olan komünizme gidiş sürecinin sağlıklı olması ve iyi yönetilebilmesi. Bu noktada başta biz komünistler olmak üzere herkese önemli sorumluluk düşmektedir.

Kaçınılmaz son komünizmin sorunları yok mu? Elbette var: uzun kuyruklar, bürokrasi, yolsuzluk, tembellik, alkolizm, ölüm cezaları, diktatörlük…
Pek çoğu yirminci yüzyılın yetersiz bilim ve gelişmişlik düzeyinden kaynaklanan bu sorunlar, istenirse yirmi birinci yüzyılın teknik imkânlarıyla rahatlıkla aşılabilir sorunlardır. Emperyalist ülkelerin paylaşım savaşları olan 1. ve 2. Dünya Savaşlarını görmezden gelip, sırf savaş koşullarındaki reel sosyalizmin negatif uygulamalarını görüp eleştirmek zannımca haksızlıktır. O zamandan bu zamana çok şey değişti; elbette bu değişimden komünistler de nasibini aldı, yapılan hatalardan dersler çıkarıldı, özeleştiriler yapıldı.
Hiç kuşkusuz çağımız internet çağı. İnternetin getirdiği hızlı erişim ve iletişim imkânı; uzun kuyrukların, bürokrasinin ve yolsuzlukların da sonu olacak elbette.
Komünizm taraftarlarına; egoizm tarzı bireyciliği değil paylaşmayı, çeteciliği değil halkların kardeşliğini, ırkçılığı değil yurtseverliği öğütler. Nazım Hikmet’in şiirlerinde, Aziz Nesin’in öykülerinde, Yılmaz Güney’in “Umut” filminde işaret ettiği ideal toplum düzeni komünizmdir.
Eşitlik ve adaletin vücut bulmuş hali olan komünizm, dokunduğu yere hayat verecek sihirli bir değnek gibidir. Orta Asya bozkırlarından çıkıp Güneydoğu Asya’dan Orta Avrupa’ya kadar yaklaşık dünyanın dörtte birini kaplayan, tarihin kaydettiği en büyük imparatorluğu, Moğol İmparatorluğu’nu (1206-1294) kuran Cengiz Han (1162-1227) bunu nasıl başarmış olabilir? Yazılı kültürden yoksun göçebe yaşayan Moğol halkını arkasına alarak mı sadece?
Cengiz Han’ın iki önemli özelliği vardı: Bir, görevde yükselmede liyakatı esas almak; iki, adil olmak. Bozkır kanunlarını, zengin-fakir gözetmeden herkese eşit mesafede uyguladı. Hatta hırsızlık yapmış üvey kardeşinin ölüm cezasını bizzat kendi elleriyle verdiği söylenir.
Kurduğu Osmanlı Devleti (1299-1922), 623 yıl ayakta kalan Osman Gazi (1258-1326) öldüğünde; kılıcı, çadırı gibi birkaç kişisel eşyası ve misafirleri için ayırdığı üç-baş koyunu dışında malvarlığı yoktu.
Büyük resmi görmek açısından bu iki örnek yeterli sanırım.
Komünizm, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya özleminin ütopyasıdır. Komünizmde sınıflar ortadan kaldırılacağı için, emek sermaye çelişkisi de olmayacaktır. Bu yüzden komünizm, kimseyi sömürme düşüncesinde olmayan; erdemli, çalışkan ve paylaşımcı insanların rejimidir. Komünizm kendi yarattığı bu yeni insan tarafından kurulup geleceğe yine onun omzunda taşınacaktır.
Osman Akyol
Bu makale, Osman Akyol’un İlahi Adalet Komünizm kitabından alınmıştır. Ayrıntılı bilgi için bakınız: Osman Akyol, İlahi Adalet Komünizm, Kurgu Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 2012

