Bir ekonomik sistemi asıl belirleyen şey, o sistemde üretim araçlarının mülkiyetinin kime ait olduğudur. Kapitalizmde üretim araçlarının mülkiyeti özel sektörün elindedir.
“Özel mülkiyet hırsızlıktır.” (Pierre Joseph Proudhon, Mülkiyet Nedir?, 1840)
“Bütün kavgaların, felaketlerin, tüm kötülüklerin anası; özel mülkiyettir. Özel mülkiyetin olmadığı yerde hırsızlık da yoktur.” (Jean Jacques Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine, 1755)
Kapitalist toplumda; burjuvazi (patronlar) ve proletarya (işçiler) olmak üzere uzlaşmaz iki sınıf vardır.
Üretim araçları (fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar) burjuvazinin elindedir.
Kapitalist toplumda sömürü, patronların, işçilerin ürettiği artı değere elkoyması şeklinde olur.
Bir insanın ekonomik durumu yani alt yapısı; onun giyim kuşamını, dinlediği müziği, eğlence tarzını, inanç değerlerini, politik düşüncesini vb. kültür üst yapısını belirler. Ekonominin bu evrensel kanununu patikte görmek isteyenler, bir milli piyango milyonerinin geçirdiği değişimi izleyerek bu gerçeği rahatlıkla gözlemleyebilirler. Kapitalizmdeki yıkıcı rekabet koşullarında, toplumun alt tabakasından gelen yoksul birinin “çalma”dan sınıf atlama şansı olmadığından, başka kobay bulmak da zor.
“Altyapı (ekonomi), üstyapıyı (kültürü) belirler.” (Karl Marx, Komünist Parti Manifestosu, 1848)
Kapitalist bir toplumda yoksullar ve köylüler; arabesk müzik dinler, ucuz parfüm sıkar, pazardan arta kalan çürük domatesleri yer, cinselliği mastürbasyon düzeyinde yaşar, gecekonduda oturur, tiner koklar ve “mahalle baskısı”, “kuşak çatışması” türünden her tür toplumsal baskıları tüm ağırlığıyla hisseder. Hepsinden de önemlisi eğitimde fırsat eşitliği olmadığından iyi bir eğitim alamaz. Çoğu kere yoksulluktan eğitimini yarıda kesmek zorunda kalır.
Zenginler ise tam bir tüketim çılgınlığı yaşarlar: Son model jiplere binerler, rezidanslarda yaşarlar, klasik müzik dinlerler, kokain kullanırlar, en lüks restoranlarda havyarla-suşiyle beslenirler, cinselliği fantezi düzeyinde yaşarlar, kolejlerde okurlar, çalışmayıp baba parası yerler…
Derebeyliğin (ağalık düzeninin) hüküm sürdüğü ülkemizin doğusunda ise, kızlarımız tecavüz edilip ardından “namusu kirlenmiştir” diye ailesi tarafından katledilerek törelere kurban verilirler…
Kapitalist düzende işçiler; sigortasız, iş güvencesinden iş güvenliğinden yoksun, gelecek kaygısı içinde köleliği bile aratan kötü koşullarda yaşarlar.
Mutlu azınlığın bu türden kaygıları yoktur. Yaşadıkları fildişi kulelerinde, kurdukları sömürü çarkından gelen güzel kârları afiyetle işkembelerine indirmekle meşguldürler. Tek bir dertleri vardır: Biraz daha zenginleşmek. Gözlerini kâr hırsı bürüdüğünden, fabrikalarına üç kuruşluk filtre takmazlar; fabrikanın zehirli atıklarını ya yakındaki dereye akıtırlar ya da varillere doldurup yoksulların yaşadığı semtlerdeki boş arsalara gömerler.
Vergi vermek, askerlik yapmak, çevreyi korumak gibi temel vatandaşlık görevleri yoksulların işidir.
Ülkedeki sanayi patronları karşı çıktığından uzun süre ayak direyen Türkiye, Kyoto protokolünü 2009’da imzalayabilmiştir.
Bilindiği gibi 70’li yıllarda, kapitalist sömürgenler daha çok kâr edecekler diye, başta aşırı parfüm tüketimi olmak üzere buzdolabı ve klima üretiminde kullanılan kloroflorokarbon gazlarının atmosfere ölçüsüz bir şekilde salınmasıyla ozon tabakası delinmişti. Geçen yıllar boyunca bu delik kapanacağı yere daha da büyüdü. Ozon tabakasının delinmesiyle birlikte cilt kanseri katarakt riski kat be kat arttı. Sera gazları adı verilen bu zarararlı gazlar, ozon tabakasını delmenin yanında maalesef küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi dünyamızı tehdit eden pek çok çevre felaketinin de fitilini ateşlemiş durumda. Yaşanan bu çevre felaketleri, kapitalist sömürgenlerin dünyamıza verdiği zararalardan sadece birkaçı.
Kapitalist sömürgenler, üzerinde yaşadığımız dünyayı aynı zamanda bir çöplük haline de getirdiler. Uzaydan bakıldığında Dünya; radyasyon yayan cep telefonu baz istasyonlarından tutun; hormonlu, GDO (Genetiği Değiştirilmiş Gıdalar)’lu meyve sebzelere; kanserojen katkı maddeleri içeren hazır gıdalara kadar tıpkı bir çöplük veya kanserli hücre görünümünde.
Türkiye’de kapitalizmin vahşileşmeye başlamasıyla birlikte ekmek bulma umuduyla İstanbul gibi büyük kentlere akın eden yoksulların varoşlarda yaşadıkları kültürel şok, ahlaki yozlaşma ya da gericileşmeyi de beraberinde getirdi.
Sınıf atlama hayalleriyle İstanbul’un yolunu tutan yoksullar için; dilencilik, fahişelik, hırsızlık, uyuşturucu ve kadın satıcılığı dışında çalışma alanı yok gibi. Gelecek olan çocuklar için de çare: Sokaklarda özgürce bali çekmek…
Toplumun diğer kesimleri de bu yozlaşmadan payını aldı: yolsuzluk, rüşvet, kadrolaşma, adam kayırma ve hırsızlık aldı başını gidiyor. Kapitalist ekonomi, serbest piyasa ekonomisidir çünkü. Her şeyin bir fiyatı vardır: Adam, mal, namus, emek, şeref…
Kapitalizmde fiyatlar, rasyonel bir şekilde belirlenmez, arz-talep dengesine göre belirlenir. Örneğin, dışarıda çok ucuz olan bir cep telefonu, cezaevinde çok astronomik rakamlara alıcı bulabilir. Yine ramazanda açlık psikolojisiyle gıdalara fazla talep olduğundan, gıda fiyatları iki katına yaklaşan oranlarda zamlanır.
Karaborsacılık da keza kapitalizmin arz-talep mantığından beslenen bir hastalıktır. Piyasadaki bir ürün piyasadan çekilerek stoklandığında arz-talep dengesi talepten yana bozulmuş olur. Böylece görünürde az olan malı çok kişi talep ettiğinden malın fiyatı astronomik olarak artar.
Kapitalizmde emek-sermaye çelişkisi vardır. Derinleşen emek-sermaye çelişkisi toplumu yoksullar ve zenginler olmak üzere biri ezen diğeri ezilen iki sınıfa ayırır.
Kapitalist toplumda işçiler ücretli kölelerdir.
80’li yılların sonunda Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin “keşfiyle” birlikte bu iki sınıfın uzlaşacağı bir yanlış algı oluştu. Fakat bunun böyle olmadığı Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen ardından acı bir şekilde öğrenildi.
Tüm dünyayı saran neo-liberal politikalar beraberinde serbest/yıkıcı rekabet koşullarını da getirdi. Bu koşullarda hammadde gibi kalemlerden verimlilik/kâr elde edemeyen patron, en garanti sömürü olarak yine işçinin kanını gördü. Günümüzde, aslında her çağda olduğu gibi, en geçerli sömürü aracı yine ucuz iş gücüdür.
Kapitalist düzende sömürüldüğünü fark eden her işçi, ürettiği ürüne karşı yabancılaşır. Marx’ın “ürün yabancılaşması” adını verdiği bu olgu, bireyin giderek üretim yaptığı aracın uzantısı haline gelerek ürettiği ürüne yabancılaşmasını anlatır.
Sözü edilen bu yabancılaşma işçide; kadercilik, intihar, kuralsızlık, ahlaki çöküntü, asosyalleşme ve kendini beğenmeme gibi psikolojik sorunlara yol açar.
“Kapitalist toplumda insan çevresinden, işinden, emeğinin ürününden ya da benliğinden uzaklaşma ya da ayrılma duygusu yaşar.” (Karl Marx, “Yabancılaşma Teorisi”, 1844 Elyazmaları)
Zenginler ve onların uluslararası işbirlikçileri, yoksulların sınıf bilincine sahip olup siyasi iktidarı ele geçirmemeleri için ellerinden gelen her türlü manipülatif eylemi denerler. Yakın geçmişte Türkiye Burjuvazisi; işçileri, aydınları ve öğrencileri saf dışı ettikleri 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ni olgunlaştırmak için NATO’nun öncülüğünde 1957’de, komünizmle mücadele amacıyla kurulan Türk Gladyosu (Türk Mukavemet Teşkilatı’ndan Özel Harb Dairesi’ne, Kontgerilla’dan JİTEM’e, Ergenekon’a kadar bir dizi gizli örgüt)’nun tetikçilerini kullanmaktan geri durmamıştır.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra Türkiye Burjuvazisi, “kardeşi kardeşe kırdırma” konseptinde küçük bir değişikliğe giderek, ezilenlerin komünizmine karşı din silahını çekti.
Komünistler, “dinsiz-imansız” , “vatan-millet düşmanı” kişiler olarak gösterildi. Bu projeyi hayata geçirebilmek için İslami cemaatler el altından desteklendi, bu projeye engel olabilecek Uğur Mumcu, Turan Dursun gibi ilerici aydınlar suikastlerle yok edildi. İmam Hatip Liseleri ve Kuran Kursları mantar gibi çoğaldı. İmam hatip mezunlarına istihdam yaratmak için hiç cemaati olmayan Alevi köylerine camiler yapıldı.
Elbette bunlar yapılırken din, sadece toplum üzerinde kontrol sağlama ve toplumu uyutma aracı olarak kullanıldı.
“Din, toplumların afyonudur.” (Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, 1843)
Kapitalistler için çizdiğimiz bu tozpembe tabloya bakıp da aldanmayın. Serbest piyasa ekonomisinin vahşi ormanında onları da bekleyen pek çok tehlike var. En büyük tehlike de, “büyük balık küçük balığı yutar” orman kuralı.
Küçük ve Orta Boy İşletmeleri (KOBİ) piyasadaki aynı işkolunda faaliyet gösteren holdingler yutar. Holdingleri de, besin zincirinin bir üst halkası olan uluslararası tekeller, tröstler ve konsorsiyumlar yutar.
Örneğin; bakkal, market tarafından yutulur, market de marketler zinciri tarafından yutulur, marketler zinciri şirketler grubu tarafından yutulur… Ve böylece beslenme zinciri bir kapitalist dev piyasada tekel haline gelene kadar sürer gider…
Elbette kapitalist canavarın da hayatta kalabilmesi için, daha çok işçinin kanını sömürerek daha fazla göbeğini şişirmesi gerekir, aksi halde vahşi rekabet ortamında o da rakipleri tarafından yutulur gider.
Bu yüzden bir uluslararası silah tekeli, elindeki silahı satmak için kimi ülkelerdeki etnik ve mezhebsel sorunları kaşımaktan, gerekirse pazar durumundaki iki ülke arasında bizzat savaş çıkarmaktan geri durmaz.
Belki de buradan çıkarılacak tek sonuç: Kapitalizmin kimseye mutluluk getirmediği gerçeğidir.
“Emperyalizm, kapitalizmin en ileri aşamasıdır.” (Lenin, Emperyalizm, 1913)
Üstelik kapitalist canavarın piyasa ormanındaki tek düşmanı da rakipleri değildir, bir de mezar kazıcıları vardır: işçiler.
“Kapitalizm, kendi mezar kazıcılarını üretir.” (Karl Marx, Komünist Parti Manifestosu, 1848)
Osman Akyol
Bu makale, Osman Akyol’un İlahi Adalet Komünizm kitabından alınmıştır. Ayrıntılı bilgi için bakınız: Osman Akyol, İlahi Adalet Komünizm, Kurgu Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 2012

