Asgari ücret ne demektir?
Bir ülkede alınabilecek en düşük ücret demektir.
Yani istisna olması gerekir.
Az sayıda insanı ilgilendirmesi, geçici bir eşik olması gerekir.
Ama bizde durum tam tersi.
Bugün asgari ücret, ülkede en çok konuşulan başlıklardan biri.
Çünkü milyonlar bu ücretle yaşamak zorunda.
Ya da daha doğrusu, yaşamaya çalışıyor.
Fabrikalarda çalışan anneler, babalar…
Üretim bantlarında gün boyu ayakta duran insanlar…
Bu maaşla geçinemedikleri için her gün mesaiye kalmak istiyorlar.
İstemek zorundalar.
Daha fazla çalışmak, daha fazla yorgunluk demek.
Daha fazla yorgunluk ise kamburlaşan bedenler,
eve taşınan bitkinlikler demek.
Çocuklarına ayıracak zamanları yok.
Eşlerine ayıracak halleri yok.
Ama umut dağıtmak zorundalar.
Evde kurulan cümleler hep aynı:
“Biraz daha sabret oğlum.”
“Şu ay olmasın kızım, bir dahaki ay.”
“Bayramdan sonra alırız.”
“Yaza bakalım.”
O bisiklet bir türlü gelmiyor.
O ayakkabı hep erteleniyor.
Hayaller, sürekli bir sonraki takvime taşınıyor.
Geriye ne kalıyor?
Yorgun bedenler…
Teslim olmuş ruhlar…
Ve giderek mutsuzlaşan yüzler.
Bu mutsuzluk tek başına da kalmıyor.
Zincirleme bir halka gibi yayılıyor.
Eşin mutsuzsa, sen de mutsuz oluyorsun.
Komşun umutsuzsa, senin umudun da azalıyor.
Toplum, birbirinin ruh halini taşıyor.
O yüzden mesele sadece bireysel kazanç değil.
Bir kişinin maaşının yüksek olması hiçbir şeyi çözmüyor.
Önemli olan gelir dağılımının adil ve dengeli olması.
Bir ülkede çoğunluk “asgari” ile yaşamaya mahkûmsa,
orada sorun ücrette değil, düzendedir.
Asgari ücret, bir ülkenin en alt sınırı olmalıydı.
Bizde ise hayatın kendisi asgariye indirildi.
Ve belki de en acı olan şu;
İnsanlar artık sadece daha az kazanmıyor,
daha az hayal kuruyor.


